9 Aralık 2011 Cuma

ORDA BİR EV VAR UZAKTA

            Sene 1972 ben daha iki yaşındayım. O zamanın şartları gereği ailecek Samsun’dan Konya Beyşehir’ e yerleştik. Babam Seydişehir Alüminyum Fabrikasında kaynak ustası olarak çalışmaya başladı. Beyşehir’ de içten merdiveni olan cumbalı bir evde oturuyorduk. Aradan altı yıl geçmişti. Babam hep aklına eseni yapan bir adamdı. Bir evimiz olsun diye almıştı o kasabanın dışındaki arsayı. Arsa Fabrikaya uzak bir yerdeydi. Arsaya bakmaya gittiğimizde, babamın heyecanına karşı annemin yeşil gözerindeki hüznü gördüm. Annem ‘burada nasıl yaşarız baksana kasabaya ne kadar uzak’ derken babamın onu dinlemeyeceğini biliyordu. Zaten arsayı aldıktan sonra söylemişti anneme. O arsaya evimizin yapılması bir yılı buldu.

            Bizim evimizin olduğu yerde elektik ve su yoktu. Gece lüksle aydınlanıp, televizyonun kara ekranına bakıp, babama için için kızıp izleyemiyorum diye çocuk kalbimle üzülürdüm. O evde koca bir yıl oturduk yazı, kışı, baharı tükettik. Kar yağmıştı benim boyum kadar. Ben dokuz yaşındaydım. Babam önden yürüyüp yolu açıyor biz annemle arkadan onun açtığı izi takip ederek benim baraka okuluma gidiyorduk. Annem bazen kızıp ‘bizi buralara niye getirdin’ diye söyleniyordu.

            Annem o yaz bahçeye çeşit çeşit çiçekler, sebzeler ekti. Köylü bir teyze anneme ‘kızım burada bunlar olmaz’ demesine rağmen annem kuyudan çektiği sularla onları sulayıp öyle güzel baktı ki, çiçekler açıp sebzeler büyüyünce köylüler bile şaşırdı. Annem bahçede harikalar yaratmıştı. Babamda selvi ve çam ağaçları dikmişti sınırlara. Biz o hayata tam alışmışken Samsun’ dan babaannemin vefat haberi geldi. Halamlar, babam evin tek oğlu olduğu için gel ana ocağını tüttür diyorlardı. Babam daha fazla dayanamayıp tazminatını alıp işten ayrıldı. Babamın alın teriyle yaptığı o bir yılımızın geçtiği evden ayrılışımız böyle oldu.

           Uzun yaz gecelerinde Gökyüzünde Ay o kadar büyüktü ki ben hayatım boyunca bir daha o kadar büyük bir ay görmedim. Çocukluğumdaki Ay. Evin etrafı ekin tarlalarıyla doluydu. Ekinler büyüdükçe benim boyumu aşardı. Önce yeşil sonra iklimin sarısı, toprağı kırmızıydı sanki oraların. Kurt köpeğimiz ve kapkara bir kedimiz vardı. Gece evin etrafında kuş uçurtmazdı. Eşyalarımız kamyona yükleyip giderken, kedimizi de aldık fakat köpeğimizi orada bırakmak zorundaydık. Onun Kamyonun peşinden koşarak bizimle gelmek istemesini bugün gibi hatırlarım. Kamyon hızlandıkça onu terk ettiğimizi anlamış gibi olanca gücüyle koşmuş koşmuştu. Yetişemeyeceğini anlayınca durup, biz gözden kaybolana kadar yerinden ayrılmamış öylece bakmıştı, belki de ağlamıştı. İçimden bir parça koptu sanki. Hepimizin gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Aslında şimdi gittiğimiz Samsun’daki evimizin de bahçesi vardı keşke bizimle gelebilseydi. Niye onu almadık ki?

            Yıllar sonra bulduğum, o baraka sınıftan arkadaşım Hicret bu yıl bana evimizin fotoğraflarını çekip gönderdi. İlk baktığım zaman kalbim yerinden çıkacaktı sanki gözlerime inanamadım. 1979 yılı o anda o evde donup kalmış, aradan otuz iki yıl geçmiş evimizin yanında tek bir değişiklik olmamıştı. Benim o kocaman yılanı gördüğüm ağaç bile aynıydı. Sadece babamın diktiği selvi ağaçları zamanın ne kadar geçtiğini hatırlatıyordu.

            Anılarımda kalan, ekin tarlalarının içinde kaybolan evimizin fotoğrafı, bana çocukluğumun o koca bir yılını hediye etti. Teşekkürler Hicret…


Suzan Kaya Oruç
9.12.2011