17 Aralık 2010 Cuma

FIRTINA

Dışarıda fırtına


Deniz köpük küpük, dalga dalga

Savuruyor rüzgar

Düşüncelerimi sağa sola

Arkadaşlar uçuyoruz Samsun' da

Şiir yazılır bu havada

Bide kuzine sobanın yanında uyuma

Suzan Kaya Oruç yazdı yine uydurma.
17.12.2010




 


6 Aralık 2010 Pazartesi

gecenin sessizliğinde...
gecenin rengi ruhuna işlerken...
gecenin o dingin sularında...
gecenin o karanlığında...
gecenin kollarında....
bir güzel uyur kentparkta...
İYİ UYKULAR SESSİZ GÜZEL....

Ne şiirler yazılır
Hiç anlamadan dökülür kelimeler kağıda,
Ne kağıtlar biter nede kalemler,
Yürekteki bu sesler oldukça
( Her hakkı saklıdır efendim çünkü ben yazdım :) 26/11/2010

Mavi gözlerinde hüzünler bitmez
Yüzünden tatlı tebessüm eksilmez
İncitemez kimseyi kıramaz
Böyle filiz her zaman yeşermez.
Canım Arkadaşım FİLİZ' e..... Suzan Kaya Oruç..26/11/2010
Ruh önemli bu dünyada
Aynı mezarlıkta yatsan ne
Şu kısa hayatımızı
Kurallara mahkum ediyoruz yazık
Oysa....

3 Aralık 2010 Cuma

Hiç düşündünüz mü? Aynı dünyada, aynı gökyüzü altında, aynı havayı soluyoruz. Neden aynı dili konuşmuyoruz ki! Başka diller öğrenmek zorunda olmadan tüm insanlar aynı dili konuşsaydık, dünya ne güzel olurdu...

1 Aralık 2010 Çarşamba

GİZLİ MADEN


Gizli bir maden gibisin, keşfedilmeyi bekleyen.
Göğsünde ağlarken, huzur buldum ben.
Gözlerine hapsoldum, bakarken derinden.
Gecenin karanlığı çökmüş, şehir uzaklaşıyor benden.
Gökyüzü tüm güzelliği ile sarmış geceyi sessizden.
Gitme desem...
Gideceksin, gitmen gerektiğinden.

Suzan Kaya Oruç 01.12.2010


29 Kasım 2010 Pazartesi

ELEKTRİK TUTTİİİİ

          Evlenme programlarının çıktığı ilk zamanlar. Bir doktor arkadaşım  ‘akşam eve gidiyorum, mutfakta yemek hazırlarken evlenme programını izliyorum. Psikologa falan gitmeye hiç gerek yok, insan öyle rahatlıyor ki, günün bütün stresi yorgunluğu gidiyor, sende izle' dedi.  Aslında karşıyım öyle programları asla izlemem. Tamam bakarım akşam dedim.


          Akşam eve gittim yemek hazırlamak için mutfağa geçtim. Eşime gel çok güzel bir program var onu izleyeceğiz dedim. Açtık kanalı isim vermeyelim reklam olmasın. Yaşlı bir amca ufak tefek elli beş atmış yaşlarında iki evlilik geçirmiş, torun torba sahibi.

          Arada bir paravan var, diğer tarafta aynı yaşlara iri kıyım, şişman bir teyze. Teyzemiz Türkçeyi fazla bilmiyor çünkü Gürcü. Paravan kapalıyken bunlar birbirlerine bir iltifat bir iltifat. Teyze anlatıyor işte üç evlilik yapmış, dört çocuk, beş altı torun falan. Bizim atom karınca amcada her şeye tamam diyor. Niyeti belli, evlenmeye gelmiş, ne çıkarsa bahtına artık razı.

          Neyse uzatmayalım. Paravan açıldı, bizim Gürcü teyze şöyle bir baktı atom karınca amcaya, belli ki asıl amaç evlenmek değil Türkiye’ ye yerleşip rahat bir hayat yaşamak, amca he dese oda tamam diyecek. Bu arada paravan açılınca amcanın halini bir görmeliydiniz. Gözleri nerdeyse yuvalarından fırlayacaktı. Görünce korktu tabi kendinden nerdeyse üç kat büyük bir hanım karşısında. Gürcü teyze hemen sordu  ‘elektrik tuttiii ‘ amca Türkçeyi unuttu o ara ‘ yok tumadiii’ dedi aceleyle. Gürcü teyze başını şöyle çevirip burnu havada bir tavırla ‘hıh sende tutmadiii, bendede tutmadi’ dedi.

          Biz gülmekten karnımıza ağrılar girerken, o elektrik tutti cümlesini arkadaşlarıma söyleyip, nedir bu diye merak edenlerde ise olayı hep anlatırım.

           Hep elektriği tutan kişilerle karşılaşmak dileğiyle... Elektrik tuttii  :))

Suzan Kaya Oruç


17 Ekim 2010 Pazar

ACEM TEKKESİ

Acem Tekkesi, Samsun’ un 150 yıllık geçmişi olan tarihi mekanlarından biri. Geçmişte yolu Samsun’a düşen yabancı esnaf ve tacirlerin uğradıkları ve konakladıkları bir evmiş.


Bu ev yıkılmaya yüz tutmuşken şimdilerde restore edilmiş ve bizlerin beğeni ile gidip o tarihi mekanda arkadaşlarımızla, sevdiklerimizle güzel türküler, şarkılar dinleyip, çay içtiğimiz ruhumuzu dinlendirdiğimiz bir mekan olmuş.

Bazı mekanlar insana bağımlılık yapar ya işte öyle. Benim eskiye merakım ve aşkım ne zaman başladı bilmiyorum. Beklide hep vardı, çocukluğumda yaramaz bir çocukmuşum, öyle diyorlar. Annem beni susturmak için, pikabı ve plakları verirmiş önüme. Hatırlıyorum tek tek plakları pikaba takıp çalardım. Hiç sesim çıkmazmış o saatlerde. O plaklar üç yıl evveline kadar özenle saklandı. Taki annemler iki katlı müstakil evlerinden yol geçecek diye taşınıp, bir apartman dairesine taşınana kadar. Babam bir eskiciye vermiş plakları, ne kadar üzüldüm duyunca bilseniz.

Onlar benim çocukluğumun bir parçasıydı. O parçalar şimdi eskiciye verilmişti. Nasıl böyle bir hata yapmıştı babam. Eskiciden başka plaklar alırız dediler ama onların yerini tutmaz ki .

İşte o Acem Tekkesinde, ben çocukluğumda, o plakları dinlerkenki huzuru buluyorum.

Suzan Kaya Oruç


3 Ekim 2010 Pazar

DELİ DELİYİ OTOBÜS DURAĞINDA BULURMUŞ



          Otobüs duraklarında her zaman otobüs beklenmez. Bazen bir bayan için en iyi sığınma yeri olabilir. Birilerini beklemek için en ideal yerdir duraklar. Çünkü durak olmayan yerde ancak kısa bir süre bekleyebilirsin. Huzursuz olursun bakışlardan, gelen geçenden. Yaşadığımız çevrede erkekler kadar özgür değiliz. Güzel bir parkta tek başına bir bankta bile oturamazsın. Ne yapalım bu megaloman dünyada yaşamak zorundayız. Kuralları biz koymadık ki.


          Çalıştığım yerden hastanede işim olduğu için erken çıktığım bir gündü. Bir arkadaşımız ağaçta kalan son üç cevizi toplayayım derken tuttuğu dalla birlikte ağaçtan düşmüş, kırık çıkık yok çok şükür. Evinde istirahatta, evini ben bildiğim için ziyarete gideceğimiz diğer arkadaşlarla sözleştik. İşim bitince onlarla durakta buluşmak üzere anlaştık. En iyi bekleme yeri olan durak.

          Üstü başı temiz giyimli otuz beş yaşlarında elinde gazeteler olan, telefonla konuşan bir adam vardı durakta. Bende birkaç telefon görüşmesi yaptım o arada hala arkadaşları bekliyorum. Sonra adam sesli sesli gazete başlıklarını okumaya başladı. Ben delimi ne,  niye sesli okuyor diye  gayri ihtiyari baktım. Sağ elinin işaret parmağıyla başlıkları takip ediyordu. Aldığı ilaçların etkisiyle olacak eli titriyordu. Kimsenin farkında değildi. Benim telefonla konuşuyor sandığım adam meğer kendi kendine konuşuyormuş :))

          Deli deliyi otobüs durağında bulurmuş. Etraftan gelip geçen insanlara hiç aldırmayan adam gazete başlıklarını okumaya devam etti. Durakta sadece ikimiz olduğu için korkmadım desem yalan olur. Oturduğum yerden kalkıp durağın diğer ucuna geçtim. Öyle ya ne yapacağı belli olmaz. O sırada yaşlı bir teyzeyle amca geldi, ben biraz rahatladım onlar gelince. Bizim durak sahibi hala sesli okuyor gazetesini. Ben durağa yeni gelenleri incelemeye başladım bakalım tepkileri ne olacak diye. Önce oralıklı olmadılar benim gibi telefonla konuşuyor sandılar adamı, sonra okunan başlıklar telefon görüşmesine benzemeyince, önce birbirlerine baktılar sonra bana. Teyze fısıltıyla bana ‘ah yazık adam kafayı yemiş’ dedi. Gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini.

          Ağlanacak halimize gülüyoruz, biz akıllıyız ama bir deli kadar cesur değiliz. Kim deli acaba diye düşünmeden edemedim. Hayatı bütün ağırlı ve zorluğuyla yaşayan bizler mi? Yoksa hayatın zorluğu artık umurunda bile olmayan o adam mı?  Ya da onu o hale getiren mi?
Suzan Kaya Oruç

25 Eylül 2010 Cumartesi

RUM KIZININ MÜBADELE YOLCULUĞU


Esat Halil Ergelen’ in yazdığı bir yazıyla başladı her şey.
Yazıda Mustafa amcanın anlattıklarından çok etkilendim. Üstelik Yunanistan' dan geldiği köy benim dedelerimin geldiği köyle aynı. Muhtemelen akrabayız.
Bir arkadaşımızın annesi vefat etmiş, ona başsağlığına gittik arkadaşlarla. Cenaze evinde sessiz ağır bir hava... Oturduğumuz odada orta yaşın üstünde teyzeler var. Seksen beş yaşında olduğunu söyleyen bir teyzeyi anneme o kadar çok benzettim ki, sordum nerelisiniz diye. Mübadiliz kızım dedi. Benimde bir mübadil olarak ilgim direk Nebahat teyzeye yöneldi. Hangi köy dedim Karadağ dedi. Bu kadar olur, benim annemlerde o köyden dedim.
Boşuna benzetmemişim teyzeyi anneme. Odada yaşı daha genç olan Şehime teyze anlatmaya başladı. Nebahat teyze Samsun merkez bankasında çalışırmış. Akşamdan elbisesini diker sabah işe gidermiş. Bir bakan bir daha bakarmış ona. Şehime teyze bunları anlatırken, Nebahat teyzenin gözlerinden utangaç gözyaşları döküldü. Eliyle sildi kimse görmesin diye. Kardeşini kaybetmenin verdiği acı ve eskiye duyduğu özlem her halinden belliydi.
Konu eskilerden açıldı 1924 zorunlu göçe geldi. Herkesin içinde bir burukluk var. Şehime teyze anlatmaya başladı. Benim babaannemin annesi bir Rum kızıymış. Dedem mübadelede onu gemiye saklayıp Samsun’ a kaçırmış dedi. Ya öylemi dedim daha önce Esat beyin yazdığı yazı geldi aklıma acaba bu Rum kızı o yazıda bahsedilen kızmıydı? O, üç Rum kızının aşklarının peşine düşüp Samsun’ a geldiğini söyledi. Sordum sonradan Yunanistan’a gitti mi ailesini görmeye diye. Yok dedi hiç gitmedi. Bu hikayenin yazılması gerektiğini düşündüm.
Aklıma Akın bey geldi. Onu aradım ve Şehime teyzenin bu gerçek hikayesini dinlemesini istedim. Şimdi onları tanıştırmak kaldı, gerisi Akın beyin kaleminden çıkan yazıyla şekillenecek.
Onun için kader diyorum. Ogün o cenaze evine gitmeseydim. Nebahat teyzenin akrabamız olduğunu öğrenemeyecektim. Üç Rum kızının hikayesini de…




Suzan Kaya Oruç