bizim evde uydu bozuk olduğu için annemlere gittik bugün. akşam rumeli tv de yayınlanacak olan mübadele konserimizi izleyelim diye. baktım balkonda kocaman iki cuval var. bunlar ne dedim. annem trabzondan çay aldırdım dedi. tam yirmi kilo :) sonra mutfağa geçtim salata yapıyorum tezgah altından sıvı yağ alayım dedim. aman allahım beş teneke sıvı yağ :) yok artık. savaş çıktıda benmi bilmiyorum dedim. bunun üzerine annem bir çuvalda şeker alacağım demezmi. vala inanmayanlara resim ilede kanıtlarım. çok seviyorum onları iyiki varlar.
3 Temmuz 2011 Pazar
22 Haziran 2011 Çarşamba
Samsun Sigara Fabrikası
(İşte bu resimden bahsediyorum. Burası samsun sigara fabrikası. Restore edilse ve yol trafiğe kapatılsa, masalar konulsa, aynı Dubrovnik' deki gibi ... 18/09/2009)
ŞİMDİ RESTORE EDİLİYOR ÇOK ŞÜKÜR. GÜZEL OLACAK GÜZEL 21/06/2011
Aşağıdaki resim DUBROVNİK. Ne kadar sigara fabrikasına benziyor değil mi? siz karar verin.
ŞİMDİ RESTORE EDİLİYOR ÇOK ŞÜKÜR. GÜZEL OLACAK GÜZEL 21/06/2011
Aşağıdaki resim DUBROVNİK. Ne kadar sigara fabrikasına benziyor değil mi? siz karar verin.
22 Mayıs 2011 Pazar
HANGİ ZAMANA
Kağıt kalem elimde, yazmak istiyorum.
Kelimeler yazıya dökülecekmi.
Ruhum anlatabilecek mi kendini yazıyla.
Oturduğum koltukta uzaklara bakıp
Uzak maviliklerde, sonsuz ufuk çizgisini geçmek istiyorum.
Bugün de bitti.
Derin bir nefes alıyorum.
Yarın kapıda bekliyor. O yarını kim görecek?
Zaman ne çabuk geçiyor. Eskiden bu kadar çabuk geçermiydi?
Yüzümde çizgilere yeni yeni çizgiler daha ekleniyor.
Eşya gibi insanda eskiyor, yavaş yavaş tükeniyor.
Çektiğim resimler anı olarak kalıyor.
Ruhum isyan ediyor, çığlıklarımı kimse duymuyor.
Sonra iç sesim sakin ol diyor, geçecek.
Kendi kendime sorular soruyorum.
Nereye gidiyorum, hangi zamana, neden bu koşuşturma?
Ne kadar ömrüm kaldı...
Hatta ölümüm nasıl olur acaba?
Neler yazıyorum ben Allahım.
Ruh halim ne kötü bugün, iyiki yazabiliyorum içimdeki kasırgayı.
Bırakmalıyım artık kalemi kağıdı,
Hadi hadi git şimdi.
Dinleme artık iç sesini.
Suzan Kaya Oruç
Kelimeler yazıya dökülecekmi.
Ruhum anlatabilecek mi kendini yazıyla.
Oturduğum koltukta uzaklara bakıp
Uzak maviliklerde, sonsuz ufuk çizgisini geçmek istiyorum.
Bugün de bitti.
Derin bir nefes alıyorum.
Yarın kapıda bekliyor. O yarını kim görecek?
Zaman ne çabuk geçiyor. Eskiden bu kadar çabuk geçermiydi?
Yüzümde çizgilere yeni yeni çizgiler daha ekleniyor.
Eşya gibi insanda eskiyor, yavaş yavaş tükeniyor.
Çektiğim resimler anı olarak kalıyor.
Ruhum isyan ediyor, çığlıklarımı kimse duymuyor.
Sonra iç sesim sakin ol diyor, geçecek.
Kendi kendime sorular soruyorum.
Nereye gidiyorum, hangi zamana, neden bu koşuşturma?
Ne kadar ömrüm kaldı...
Hatta ölümüm nasıl olur acaba?
Neler yazıyorum ben Allahım.
Ruh halim ne kötü bugün, iyiki yazabiliyorum içimdeki kasırgayı.
Bırakmalıyım artık kalemi kağıdı,
Hadi hadi git şimdi.
Dinleme artık iç sesini.
Suzan Kaya Oruç
22 Nisan 2011 Cuma
HÜZÜN
Bazen karanlık bir gökyüzü,
Bazen denizde bir fırtına,
Bazen yağmur sonrası gökkuşağı.
Bazen hüzünlü gözyaşları,
Bazen bir tebessüm, bir bakış.
Bazen radyoda bir şarkı.
Bazen boğazda bir düğüm...
Sevgili Orhan Veli'nin dediği gibi
'' Ne takayım, ne tekne.Öyle bir yerde olmalıyım ki Ne ışık,ne sis,ne buğu gibi..."
Suzan Kaya Oruç
Bazen denizde bir fırtına,
Bazen yağmur sonrası gökkuşağı.
Bazen hüzünlü gözyaşları,
Bazen bir tebessüm, bir bakış.
Bazen radyoda bir şarkı.
Bazen boğazda bir düğüm...
Sevgili Orhan Veli'nin dediği gibi
'' Ne takayım, ne tekne.Öyle bir yerde olmalıyım ki Ne ışık,ne sis,ne buğu gibi..."
Suzan Kaya Oruç
26 Mart 2011 Cumartesi
UNUTULMAZLARDAN
İlk solom, ilk düetim;
İsmim okununca kalbim yerinden fırlayacaktı. Eğer ara nağme çalmasaydı belkide yığılıp kalacaktım. Yaşanması gereken çok güzel bir heyecandı .
ESKİ SOKAKLAR
Yürüdüm bugün eski sokaklarda...
Mübadele koromuzun çalışması vardı. Hava soğuktu ama canım yürümek istedi. Çok değil belki birkaç yıl sonra bu sokaklarda yok olacaktı. Önce çocukluğumun geçtiği, yıkılan evimizin sokağından geçtim. İkinci bulvar açılacak diye evler bir bir yıkılmış. Komşularımızın çoğu Toki evlerine gitmişlerdi. Balkondan balkona konuştuğumuz, çayı hiç bitmeyen Kamuran teyzem yoktu artık. Onlarla geçen otuzaltı yıl bitmiş. Şimdilerde herkes kendi derdine düşmüş sadece bayramlarda görüşülen komşuluk ilişkileri haline dönmüştü. Evler yıkılmış, birbirine yakın pencereye, balkona çıkılınca görülen komşular yok olmuştu.
Ramazanda sahuru beklerken o sıcak yaz günlerinde, davulun sesini duyup, ışığı kapatıp davulcunun kafasına mandal atan biz o yaramaz çocuklar sanki özksüz kalmıştık. Mahallemiz yıkılmış geriye hafızalarımıza kazınmış anılar kalmıştı. İşte o eski günlerin özlemiyle yürüdüm sokaklarda. Karşıdan kendi kendine konuşan genç bir adam geliyordu. Eskiden olsa deli derler. Şimdi kulağında kulaklık olduğunu herkesin bildiği, telefonla konuşan biri işte. Etrafıyla ilgisi yok, teknoloji bitirmiş herşeyi.
Siyah beyaz televizyonların olduğu dönemlerde, herkesin merakla beklediği Dallas dizisini vardı. Annem bana o diziyi de izlettirmezdi. Evin tek çocuğu olmak zor. Hafta içi erkenden yatmak zorundaydım ertesi gün okul var diye. Odamın kapısı açık olduğu için sesini duyardım televizyonun. Sonraları ayna tutup tersten izlemiştim diziyi.
Hala yürüyorum...
Çocuklar sokakta oynuyor, soğuk onları etkilemiyor çünkü onlar çocuk. Evlere bakıyorum içinde insanlar var sitelerde oturmuyorlar ama mutlular sıcacık yuvalarında. Belki yarın onlar da çıkmak zorunda kalacaklar. Evler yıkılacak, şimdi yürüdüğüm bu sokaklar olmayacak.
Çay ocağının önünden geçiyorum. Dört genç dışardaki taburelere oturmuş. '' Muzo abi bize dört çay gönder'' diye bağırıyor. Yine içim cız ediyor, gözlerim doluyor yok yok soğuktan yaşarıyor. Tadını ala ala geçiyorum o sokakları bir bir. Derken üç katlı evleri olan dayımların sokağından geliyorum. Otuzsekiz yaşında kansere yakalanıp vefat eden dayımların evi. Benim küçükken onlarda kalmaya can attığım ev. Alt katta küçük dayım oturuyor. Anneannem ve dedem henüz yaşıyor...
O kalabalık evde şimdi sadece yengem var. Herkes bir tarafa dağıldı. Bütün kuzenler toplanıp, kibrit kutusunu yerde yuvarlayıp geldiği şekillere göre bir oyun oynardık. Şimdi oyunun adı bile yok.
Bilmem anlatabildimmi duygularımı. Geçtim o sokakları yaşanmışlıklarıyla, sevgileriyle, anılarıyla, özlemleriyle...
Türküde geçen sözler gibi ''bugün dost yaralanmış, yine gönlüm hoş değil.'
Suzan Kaya Oruç
http://www.dailymotion.com/video/x13x5h_gulay-yine-gonlum-hos-degil-live_music
Mübadele koromuzun çalışması vardı. Hava soğuktu ama canım yürümek istedi. Çok değil belki birkaç yıl sonra bu sokaklarda yok olacaktı. Önce çocukluğumun geçtiği, yıkılan evimizin sokağından geçtim. İkinci bulvar açılacak diye evler bir bir yıkılmış. Komşularımızın çoğu Toki evlerine gitmişlerdi. Balkondan balkona konuştuğumuz, çayı hiç bitmeyen Kamuran teyzem yoktu artık. Onlarla geçen otuzaltı yıl bitmiş. Şimdilerde herkes kendi derdine düşmüş sadece bayramlarda görüşülen komşuluk ilişkileri haline dönmüştü. Evler yıkılmış, birbirine yakın pencereye, balkona çıkılınca görülen komşular yok olmuştu.
Ramazanda sahuru beklerken o sıcak yaz günlerinde, davulun sesini duyup, ışığı kapatıp davulcunun kafasına mandal atan biz o yaramaz çocuklar sanki özksüz kalmıştık. Mahallemiz yıkılmış geriye hafızalarımıza kazınmış anılar kalmıştı. İşte o eski günlerin özlemiyle yürüdüm sokaklarda. Karşıdan kendi kendine konuşan genç bir adam geliyordu. Eskiden olsa deli derler. Şimdi kulağında kulaklık olduğunu herkesin bildiği, telefonla konuşan biri işte. Etrafıyla ilgisi yok, teknoloji bitirmiş herşeyi.
Siyah beyaz televizyonların olduğu dönemlerde, herkesin merakla beklediği Dallas dizisini vardı. Annem bana o diziyi de izlettirmezdi. Evin tek çocuğu olmak zor. Hafta içi erkenden yatmak zorundaydım ertesi gün okul var diye. Odamın kapısı açık olduğu için sesini duyardım televizyonun. Sonraları ayna tutup tersten izlemiştim diziyi.
Hala yürüyorum...
Çocuklar sokakta oynuyor, soğuk onları etkilemiyor çünkü onlar çocuk. Evlere bakıyorum içinde insanlar var sitelerde oturmuyorlar ama mutlular sıcacık yuvalarında. Belki yarın onlar da çıkmak zorunda kalacaklar. Evler yıkılacak, şimdi yürüdüğüm bu sokaklar olmayacak.
Çay ocağının önünden geçiyorum. Dört genç dışardaki taburelere oturmuş. '' Muzo abi bize dört çay gönder'' diye bağırıyor. Yine içim cız ediyor, gözlerim doluyor yok yok soğuktan yaşarıyor. Tadını ala ala geçiyorum o sokakları bir bir. Derken üç katlı evleri olan dayımların sokağından geliyorum. Otuzsekiz yaşında kansere yakalanıp vefat eden dayımların evi. Benim küçükken onlarda kalmaya can attığım ev. Alt katta küçük dayım oturuyor. Anneannem ve dedem henüz yaşıyor...
O kalabalık evde şimdi sadece yengem var. Herkes bir tarafa dağıldı. Bütün kuzenler toplanıp, kibrit kutusunu yerde yuvarlayıp geldiği şekillere göre bir oyun oynardık. Şimdi oyunun adı bile yok.
Bilmem anlatabildimmi duygularımı. Geçtim o sokakları yaşanmışlıklarıyla, sevgileriyle, anılarıyla, özlemleriyle...
Türküde geçen sözler gibi ''bugün dost yaralanmış, yine gönlüm hoş değil.'
Suzan Kaya Oruç
http://www.dailymotion.com/video/x13x5h_gulay-yine-gonlum-hos-degil-live_music
SERÇELER
Hayatın güzel yanlarını görmek gerek.
Günaydın yeni gün;
Dünya çok güzel.
Sevilecek, sevinecek ne çok şey var
Karşı çatıya bayat ekmekleri atıp
Serçelerin bir anda o ekmekleri gelip yemesini izlemek gibi.
Bütün olumsuzlukların yanında böyle küçük ayrıntıları görmek
İşte beni mutlu eden şeylerden biri...
Suzan Kaya Oruç
Günaydın yeni gün;
Dünya çok güzel.
Sevilecek, sevinecek ne çok şey var
Karşı çatıya bayat ekmekleri atıp
Serçelerin bir anda o ekmekleri gelip yemesini izlemek gibi.
Bütün olumsuzlukların yanında böyle küçük ayrıntıları görmek
İşte beni mutlu eden şeylerden biri...
Suzan Kaya Oruç
17 Aralık 2010 Cuma
FIRTINA
Dışarıda fırtına
Deniz köpük küpük, dalga dalga
Savuruyor rüzgar
Düşüncelerimi sağa sola
Arkadaşlar uçuyoruz Samsun' da
Şiir yazılır bu havada
Bide kuzine sobanın yanında uyuma
Suzan Kaya Oruç yazdı yine uydurma.
17.12.2010
Deniz köpük küpük, dalga dalga
Savuruyor rüzgar
Düşüncelerimi sağa sola
Arkadaşlar uçuyoruz Samsun' da
Şiir yazılır bu havada
Bide kuzine sobanın yanında uyuma
Suzan Kaya Oruç yazdı yine uydurma.
17.12.2010
6 Aralık 2010 Pazartesi
gecenin sessizliğinde...
gecenin rengi ruhuna işlerken...
gecenin o dingin sularında...
gecenin o karanlığında...
gecenin kollarında....
bir güzel uyur kentparkta...
İYİ UYKULAR SESSİZ GÜZEL....
Ne şiirler yazılır
Hiç anlamadan dökülür kelimeler kağıda,
Ne kağıtlar biter nede kalemler,
Yürekteki bu sesler oldukça
( Her hakkı saklıdır efendim çünkü ben yazdım :) 26/11/2010
Mavi gözlerinde hüzünler bitmez
Yüzünden tatlı tebessüm eksilmez
İncitemez kimseyi kıramaz
Böyle filiz her zaman yeşermez.
Canım Arkadaşım FİLİZ' e..... Suzan Kaya Oruç..26/11/2010
gecenin rengi ruhuna işlerken...
gecenin o dingin sularında...
gecenin o karanlığında...
gecenin kollarında....
bir güzel uyur kentparkta...
İYİ UYKULAR SESSİZ GÜZEL....
Ne şiirler yazılır
Hiç anlamadan dökülür kelimeler kağıda,
Ne kağıtlar biter nede kalemler,
Yürekteki bu sesler oldukça
( Her hakkı saklıdır efendim çünkü ben yazdım :) 26/11/2010
Mavi gözlerinde hüzünler bitmez
Yüzünden tatlı tebessüm eksilmez
İncitemez kimseyi kıramaz
Böyle filiz her zaman yeşermez.
Canım Arkadaşım FİLİZ' e..... Suzan Kaya Oruç..26/11/2010
3 Aralık 2010 Cuma
1 Aralık 2010 Çarşamba
GİZLİ MADEN
Gizli bir maden gibisin, keşfedilmeyi bekleyen.
Göğsünde ağlarken, huzur buldum ben.
Gözlerine hapsoldum, bakarken derinden.
Gecenin karanlığı çökmüş, şehir uzaklaşıyor benden.
Gökyüzü tüm güzelliği ile sarmış geceyi sessizden.
Gitme desem...
Gideceksin, gitmen gerektiğinden.
Suzan Kaya Oruç 01.12.2010
29 Kasım 2010 Pazartesi
ELEKTRİK TUTTİİİİ
Evlenme programlarının çıktığı ilk zamanlar. Bir doktor arkadaşım ‘akşam eve gidiyorum, mutfakta yemek hazırlarken evlenme programını izliyorum. Psikologa falan gitmeye hiç gerek yok, insan öyle rahatlıyor ki, günün bütün stresi yorgunluğu gidiyor, sende izle' dedi. Aslında karşıyım öyle programları asla izlemem. Tamam bakarım akşam dedim.
Akşam eve gittim yemek hazırlamak için mutfağa geçtim. Eşime gel çok güzel bir program var onu izleyeceğiz dedim. Açtık kanalı isim vermeyelim reklam olmasın. Yaşlı bir amca ufak tefek elli beş atmış yaşlarında iki evlilik geçirmiş, torun torba sahibi.
Arada bir paravan var, diğer tarafta aynı yaşlara iri kıyım, şişman bir teyze. Teyzemiz Türkçeyi fazla bilmiyor çünkü Gürcü. Paravan kapalıyken bunlar birbirlerine bir iltifat bir iltifat. Teyze anlatıyor işte üç evlilik yapmış, dört çocuk, beş altı torun falan. Bizim atom karınca amcada her şeye tamam diyor. Niyeti belli, evlenmeye gelmiş, ne çıkarsa bahtına artık razı.
Neyse uzatmayalım. Paravan açıldı, bizim Gürcü teyze şöyle bir baktı atom karınca amcaya, belli ki asıl amaç evlenmek değil Türkiye’ ye yerleşip rahat bir hayat yaşamak, amca he dese oda tamam diyecek. Bu arada paravan açılınca amcanın halini bir görmeliydiniz. Gözleri nerdeyse yuvalarından fırlayacaktı. Görünce korktu tabi kendinden nerdeyse üç kat büyük bir hanım karşısında. Gürcü teyze hemen sordu ‘elektrik tuttiii ‘ amca Türkçeyi unuttu o ara ‘ yok tumadiii’ dedi aceleyle. Gürcü teyze başını şöyle çevirip burnu havada bir tavırla ‘hıh sende tutmadiii, bendede tutmadi’ dedi.
Biz gülmekten karnımıza ağrılar girerken, o elektrik tutti cümlesini arkadaşlarıma söyleyip, nedir bu diye merak edenlerde ise olayı hep anlatırım.
Hep elektriği tutan kişilerle karşılaşmak dileğiyle... Elektrik tuttii :))
Suzan Kaya Oruç
Akşam eve gittim yemek hazırlamak için mutfağa geçtim. Eşime gel çok güzel bir program var onu izleyeceğiz dedim. Açtık kanalı isim vermeyelim reklam olmasın. Yaşlı bir amca ufak tefek elli beş atmış yaşlarında iki evlilik geçirmiş, torun torba sahibi.
Arada bir paravan var, diğer tarafta aynı yaşlara iri kıyım, şişman bir teyze. Teyzemiz Türkçeyi fazla bilmiyor çünkü Gürcü. Paravan kapalıyken bunlar birbirlerine bir iltifat bir iltifat. Teyze anlatıyor işte üç evlilik yapmış, dört çocuk, beş altı torun falan. Bizim atom karınca amcada her şeye tamam diyor. Niyeti belli, evlenmeye gelmiş, ne çıkarsa bahtına artık razı.
Neyse uzatmayalım. Paravan açıldı, bizim Gürcü teyze şöyle bir baktı atom karınca amcaya, belli ki asıl amaç evlenmek değil Türkiye’ ye yerleşip rahat bir hayat yaşamak, amca he dese oda tamam diyecek. Bu arada paravan açılınca amcanın halini bir görmeliydiniz. Gözleri nerdeyse yuvalarından fırlayacaktı. Görünce korktu tabi kendinden nerdeyse üç kat büyük bir hanım karşısında. Gürcü teyze hemen sordu ‘elektrik tuttiii ‘ amca Türkçeyi unuttu o ara ‘ yok tumadiii’ dedi aceleyle. Gürcü teyze başını şöyle çevirip burnu havada bir tavırla ‘hıh sende tutmadiii, bendede tutmadi’ dedi.
Biz gülmekten karnımıza ağrılar girerken, o elektrik tutti cümlesini arkadaşlarıma söyleyip, nedir bu diye merak edenlerde ise olayı hep anlatırım.
Hep elektriği tutan kişilerle karşılaşmak dileğiyle... Elektrik tuttii :))
Suzan Kaya Oruç
17 Ekim 2010 Pazar
ACEM TEKKESİ
Acem Tekkesi, Samsun’ un 150 yıllık geçmişi olan tarihi mekanlarından biri. Geçmişte yolu Samsun’a düşen yabancı esnaf ve tacirlerin uğradıkları ve konakladıkları bir evmiş.
Bu ev yıkılmaya yüz tutmuşken şimdilerde restore edilmiş ve bizlerin beğeni ile gidip o tarihi mekanda arkadaşlarımızla, sevdiklerimizle güzel türküler, şarkılar dinleyip, çay içtiğimiz ruhumuzu dinlendirdiğimiz bir mekan olmuş.
Bazı mekanlar insana bağımlılık yapar ya işte öyle. Benim eskiye merakım ve aşkım ne zaman başladı bilmiyorum. Beklide hep vardı, çocukluğumda yaramaz bir çocukmuşum, öyle diyorlar. Annem beni susturmak için, pikabı ve plakları verirmiş önüme. Hatırlıyorum tek tek plakları pikaba takıp çalardım. Hiç sesim çıkmazmış o saatlerde. O plaklar üç yıl evveline kadar özenle saklandı. Taki annemler iki katlı müstakil evlerinden yol geçecek diye taşınıp, bir apartman dairesine taşınana kadar. Babam bir eskiciye vermiş plakları, ne kadar üzüldüm duyunca bilseniz.
Onlar benim çocukluğumun bir parçasıydı. O parçalar şimdi eskiciye verilmişti. Nasıl böyle bir hata yapmıştı babam. Eskiciden başka plaklar alırız dediler ama onların yerini tutmaz ki .
İşte o Acem Tekkesinde, ben çocukluğumda, o plakları dinlerkenki huzuru buluyorum.
Suzan Kaya Oruç
Bu ev yıkılmaya yüz tutmuşken şimdilerde restore edilmiş ve bizlerin beğeni ile gidip o tarihi mekanda arkadaşlarımızla, sevdiklerimizle güzel türküler, şarkılar dinleyip, çay içtiğimiz ruhumuzu dinlendirdiğimiz bir mekan olmuş.
Bazı mekanlar insana bağımlılık yapar ya işte öyle. Benim eskiye merakım ve aşkım ne zaman başladı bilmiyorum. Beklide hep vardı, çocukluğumda yaramaz bir çocukmuşum, öyle diyorlar. Annem beni susturmak için, pikabı ve plakları verirmiş önüme. Hatırlıyorum tek tek plakları pikaba takıp çalardım. Hiç sesim çıkmazmış o saatlerde. O plaklar üç yıl evveline kadar özenle saklandı. Taki annemler iki katlı müstakil evlerinden yol geçecek diye taşınıp, bir apartman dairesine taşınana kadar. Babam bir eskiciye vermiş plakları, ne kadar üzüldüm duyunca bilseniz.
Onlar benim çocukluğumun bir parçasıydı. O parçalar şimdi eskiciye verilmişti. Nasıl böyle bir hata yapmıştı babam. Eskiciden başka plaklar alırız dediler ama onların yerini tutmaz ki .
İşte o Acem Tekkesinde, ben çocukluğumda, o plakları dinlerkenki huzuru buluyorum.
Suzan Kaya Oruç
3 Ekim 2010 Pazar
DELİ DELİYİ OTOBÜS DURAĞINDA BULURMUŞ
Otobüs duraklarında her zaman otobüs beklenmez. Bazen bir bayan için en iyi sığınma yeri olabilir. Birilerini beklemek için en ideal yerdir duraklar. Çünkü durak olmayan yerde ancak kısa bir süre bekleyebilirsin. Huzursuz olursun bakışlardan, gelen geçenden. Yaşadığımız çevrede erkekler kadar özgür değiliz. Güzel bir parkta tek başına bir bankta bile oturamazsın. Ne yapalım bu megaloman dünyada yaşamak zorundayız. Kuralları biz koymadık ki.
Çalıştığım yerden hastanede işim olduğu için erken çıktığım bir gündü. Bir arkadaşımız ağaçta kalan son üç cevizi toplayayım derken tuttuğu dalla birlikte ağaçtan düşmüş, kırık çıkık yok çok şükür. Evinde istirahatta, evini ben bildiğim için ziyarete gideceğimiz diğer arkadaşlarla sözleştik. İşim bitince onlarla durakta buluşmak üzere anlaştık. En iyi bekleme yeri olan durak.
Üstü başı temiz giyimli otuz beş yaşlarında elinde gazeteler olan, telefonla konuşan bir adam vardı durakta. Bende birkaç telefon görüşmesi yaptım o arada hala arkadaşları bekliyorum. Sonra adam sesli sesli gazete başlıklarını okumaya başladı. Ben delimi ne, niye sesli okuyor diye gayri ihtiyari baktım. Sağ elinin işaret parmağıyla başlıkları takip ediyordu. Aldığı ilaçların etkisiyle olacak eli titriyordu. Kimsenin farkında değildi. Benim telefonla konuşuyor sandığım adam meğer kendi kendine konuşuyormuş :))
Deli deliyi otobüs durağında bulurmuş. Etraftan gelip geçen insanlara hiç aldırmayan adam gazete başlıklarını okumaya devam etti. Durakta sadece ikimiz olduğu için korkmadım desem yalan olur. Oturduğum yerden kalkıp durağın diğer ucuna geçtim. Öyle ya ne yapacağı belli olmaz. O sırada yaşlı bir teyzeyle amca geldi, ben biraz rahatladım onlar gelince. Bizim durak sahibi hala sesli okuyor gazetesini. Ben durağa yeni gelenleri incelemeye başladım bakalım tepkileri ne olacak diye. Önce oralıklı olmadılar benim gibi telefonla konuşuyor sandılar adamı, sonra okunan başlıklar telefon görüşmesine benzemeyince, önce birbirlerine baktılar sonra bana. Teyze fısıltıyla bana ‘ah yazık adam kafayı yemiş’ dedi. Gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini.
Ağlanacak halimize gülüyoruz, biz akıllıyız ama bir deli kadar cesur değiliz. Kim deli acaba diye düşünmeden edemedim. Hayatı bütün ağırlı ve zorluğuyla yaşayan bizler mi? Yoksa hayatın zorluğu artık umurunda bile olmayan o adam mı? Ya da onu o hale getiren mi?
Suzan Kaya Oruç
Otobüs duraklarında her zaman otobüs beklenmez. Bazen bir bayan için en iyi sığınma yeri olabilir. Birilerini beklemek için en ideal yerdir duraklar. Çünkü durak olmayan yerde ancak kısa bir süre bekleyebilirsin. Huzursuz olursun bakışlardan, gelen geçenden. Yaşadığımız çevrede erkekler kadar özgür değiliz. Güzel bir parkta tek başına bir bankta bile oturamazsın. Ne yapalım bu megaloman dünyada yaşamak zorundayız. Kuralları biz koymadık ki.
Çalıştığım yerden hastanede işim olduğu için erken çıktığım bir gündü. Bir arkadaşımız ağaçta kalan son üç cevizi toplayayım derken tuttuğu dalla birlikte ağaçtan düşmüş, kırık çıkık yok çok şükür. Evinde istirahatta, evini ben bildiğim için ziyarete gideceğimiz diğer arkadaşlarla sözleştik. İşim bitince onlarla durakta buluşmak üzere anlaştık. En iyi bekleme yeri olan durak.
Üstü başı temiz giyimli otuz beş yaşlarında elinde gazeteler olan, telefonla konuşan bir adam vardı durakta. Bende birkaç telefon görüşmesi yaptım o arada hala arkadaşları bekliyorum. Sonra adam sesli sesli gazete başlıklarını okumaya başladı. Ben delimi ne, niye sesli okuyor diye gayri ihtiyari baktım. Sağ elinin işaret parmağıyla başlıkları takip ediyordu. Aldığı ilaçların etkisiyle olacak eli titriyordu. Kimsenin farkında değildi. Benim telefonla konuşuyor sandığım adam meğer kendi kendine konuşuyormuş :))
Deli deliyi otobüs durağında bulurmuş. Etraftan gelip geçen insanlara hiç aldırmayan adam gazete başlıklarını okumaya devam etti. Durakta sadece ikimiz olduğu için korkmadım desem yalan olur. Oturduğum yerden kalkıp durağın diğer ucuna geçtim. Öyle ya ne yapacağı belli olmaz. O sırada yaşlı bir teyzeyle amca geldi, ben biraz rahatladım onlar gelince. Bizim durak sahibi hala sesli okuyor gazetesini. Ben durağa yeni gelenleri incelemeye başladım bakalım tepkileri ne olacak diye. Önce oralıklı olmadılar benim gibi telefonla konuşuyor sandılar adamı, sonra okunan başlıklar telefon görüşmesine benzemeyince, önce birbirlerine baktılar sonra bana. Teyze fısıltıyla bana ‘ah yazık adam kafayı yemiş’ dedi. Gülmemek için zor tutuyorlardı kendilerini.
Ağlanacak halimize gülüyoruz, biz akıllıyız ama bir deli kadar cesur değiliz. Kim deli acaba diye düşünmeden edemedim. Hayatı bütün ağırlı ve zorluğuyla yaşayan bizler mi? Yoksa hayatın zorluğu artık umurunda bile olmayan o adam mı? Ya da onu o hale getiren mi?
Suzan Kaya Oruç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









